29 Nisan 2012 Pazar

Erguvanlar Açmış, Mayıs Gelmiş

Özlüyorum. Hiç yaşamadığım, büyük bir ihtimalle hiç yaşayamayacağım zamanları özlüyorum.  Olmuyor mu? Sizin de böyle düşündüğünüz olmuyor mu? Hiç “keşke başka bir zamanda, başka bir ülkede doğmuş, uzun boylu, kocaman elli, karga burunlu bir adam olsaydım, uçsuz bucaksız tarlalarda şafaktan gün batımına kadar orak sallasaydım; hatta ülkeler, kralları, ordularının komutanları, zenginlerinin malları olmasaydı; insanlar tok kalabilmek uğruna bunca sıkıntıya, kurallara, patronlara, polislere, sınırlara boyun eğmek zorunda olmasaydı”, dediğiniz olmuyor mu? Benim oluyor. Hele bu açık hava hapishanesine tıkıldığımdan beri, böyle şeyler düşünmediğim, tek bir günüm, saatim, dakikam bile olmuyor.

Eskiden bu mektuplardan her gün yazardım. Pencereden yan odaya atar, cevaplar beklerdim. Eninde sonunda birileri okuyacak, beni anlayacak, mesaj yerine ulaşacak diye hayaller kurardım. Masumdum çünkü. Nasıl olsa gerçek ortaya, ben de dışarı çıkacaktım. Herkes masumdu oysa. Suçlu yoktu. Olmayacaktı da. Şimdi yazmıyorum. Kim bilir son mektubumu yazalı kaç yıl oldu? Artık insanlara bir şeyler söylemeyi bıraktım. Söylediğim gibi, arada sırada, o da canım isterse, ağaçlar, yani sizler için bir şeyler yazıyorum. Bir tek sizin beni anladığınıza inanıyorum.

Yıllar önce bir akşamüstü, sözüm ona özgür bir insan iken, elimde bir kadeh şarapla uzanmış, açık pencereden dışarıyı izliyordum. Neden sonra, bir ağacın büyüsüne kapıldığımı fark ettim. Mutluluğumun sebebi bu olmalıydı. Rüzgârın hakça dokunuşlarına karşın her biri başka bir güzellikle devinen onlarca dalın ucunda, güneşin adil bakışlarına inat farklı yeşillere bürünmüş binlerce yaprak, hayatın hızı ve kargaşasıyla dalga geçercesine yavaş ve akıl almaz bir uyumla dans ediyordu. Bu güzelliği yaratan rüzgâr mıydı, güneş mi? Şarap ya da bahar mıydı yoksa? Ya da ben miydim bu mutluluğun mimarı, içimin güzelliği miydi? İşte o güzel günün anısına, ağaçlar, evet sadece ağaçlar için yazıyorum. İnsanlardan çok sizi özlüyorum. Gökyüzünü, yaprakların arasından bana el sallayan bulutları ve bizleri her sabah başka bir mavi ile selamlayan denizi de özlüyorum tabii ki. Kuşları, çocukları, yıldızları da özlüyorum. Ama en çok rüzgârda dans eden yapraklarınızı özlüyorum.

O ağacı kesmişler. Sudan bir sebeple… Önce budayacak gibi yapmışlar. Sonra hepten yok etmişler. Bana da aynısı olmamış mıydı?
 

Aralarında para topladılar. Gardiyanları ayarladılar. Benim için bir avukat tuttular. Hepsi hepsi silahlı bir kavgaya karışmıştım. Kimseyi öldürmüşlüğüm yoktu. Birileri birilerini yaralamıştı. O birileri de bizimkilerden birilerini biraz hırpalamaya çalışmıştı. Çıksam çıkardım yani. Uğraşmak lazımdı işte. Hepsinin umuduydum. Dışarı çıkacak, dışarıdakilere içeriyi anlatacak, ne kadar çaresiz olduğumuzu söyleyecek, hepimizin sözcüsü olacaktım. Sermet’in nişanlısını bulacaktım sözgelimi. Onun masum olduğunu, bir yanlışlığa kurban gittiğini, gerçeğin er ya da geç ortaya çıkacağını, bir gün mutlaka evleneceklerini, merak etmemesini söyleyecektim. Hapishane müdürünün çevirdiği dolapları, koğuş temsilcilerinin topladığı haraçları, gardiyanların zulmünü de anlatacaktım dışarıdakilere. Kimse gerçekten hızlı koşamaz. Gün ışığına çıkacaktı her şey. Ben onların tek umuduydum. Tek bir hapishane vardı ve ben, Sızy, Sermet, Rüstem, Hoparlör, ayakçılar, duvarlar ve belki de gökyüzü bile, evet hepimiz onun içindeydik. Bir dışarı çıktık mı, çıkmış olacaktık. Parmaklıklar gerimizde kalacak, özgür olacaktık.

Ama öyle olmadı. Evet, avukat tutuldu, gereken yerlere gereken avantalar yedirildi ve ben dışarı çıktım. Aynı günün sonuna varmadan, aslında tamamen salıverilmediğimi, sadece daha büyük bir hapishanenin içinde olduğumu fark ettim. Çıktığım yer, hapse girmeden ayrıldığım yer değildi. Buna adım gibi emindim. Hemen avukatı aradım. Fazla söyleyebileceği bir şey yoktu. Haklıydım. Ne ki, anlaşmamız buydu ve o üzerine düşeni yapmıştı. Bir süre, aslında hepimiz bir hapishanede yaşamıyor muyuz, sınırlarımız yok mu vs. türü beylik zırvalarla bana moral vermeye çalıştı, beceremeyeceğini anlayınca da kapattı. Aramadım onu bir daha.

Ne diyecektim arkadaşlarıma, nasıl anlatacaktım onlara gerçeği? “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, değiştirilemez bir biçimde, iç içe hapishaneler içinde, yaşıyor gidiyoruz be dostlar” mı diyecektim? Diyemezdim. Tek umutları bendim.

Yalnızdım. Kimse anlamıyordu beni. Zaten dinlemek de istemiyorlardı. Tanıştığım insanlar hemen sıkılıyordu benden. Onlar güzel şeyler duymak istiyordu. Güneşi, umudu, baharın gelişini dinlemek istiyorlardı. Hapishaneler, parmaklıklar, mahkûmlar falan, ne anlatıyordum ki ben? “Bak işte erguvanlar açmış, mayıs gelmiş”, deyiverdi bir tanesi yanımdan giderken. Ben de gidip erguvana anlatmaya başladım hikâyemi. Daha sonra çınarlarla, atkestaneleriyle, akasyalar, serviler, çitlembikler ve ıhlamurlarla da dertleştim. Ve bir şeyi anladım: Ağaçlarla konuşmak lazım.

Mektuplar yazıp, sonsuzluğa atmak, umudu yitirmemek lazım.

Sonra mı? Sonrası malum: “Şimdi düşünüyorum da, yazdığım bütün bu mektuplar birer kaçış planı aslında. Herkes bir odaya kapatmıyor mu kendini? Ne kadar uğraşırsak uğraşalım aşamayacağımız parmaklıklarımız yok mu hepimizin?” gibi cümlelerle başlayan mektuplar yazmaya başladım. Şöyle diyordum bir tanesinde: “Öyle şaraplar var ki belki de, bir kez tadına baksak, ben daha önce hiç yaşamamışım, hiçbir şeyin farkına varamamışım, diyeceğiz. Hiç gidemeyeceğimiz ülkeler, yüzemeyeceğimiz denizler, tutamayacağımız eller yok mu? Onlar orada duruyorlar.”  Ve devam ediyordum: “Öyle şiirler var ki duymadığımız, öyle güzel şarkılar var ki dinlemediğimiz… Beklemiyorlar bile bizi. Aslında hiç yaşamadık biz. Hiç altın saçlı bir kızımız olmadı bizim. Geceleri gözlerinden öpüp kulaklarına şöyle masallar fısıldamadık:

‘Bir zamanlar; bir kanadı mavi, bir kanadı kırmızı; uzun, kıvrık gagalı, güzel gözlü bir kuş varmış. Arkadaşları arasında en akıllısı, en geniş kanatlısı, bakışları en kuvvetlisi oymuş. Sabahları kimse uyanmadan, daha güneş bile doğmadan sessizce uyanır, geniş kanatlarını açıp denize doğru uçar, hiçbir şey düşünmeden, bazen gözlerini bile açmadan süzülür, süzülür, süzülürmüş. Yüreği güm de güm güm diye gümbürderken birdenbire bir şeyler olur, kısacık bir an için, içi sadece tüm atalarının bilgeliği ile değil, doğmamış bütün çocuklarının mutluluk cıvıltıları ile de dolarmış. Her zaman olmazmış ama. Sadece bazı sabahlar, güneş doğmadan hemen önce, sular gümüş gibi parlarken, rüzgârın sesinden başka hiç bir şey duyulmazken, nadiren uğrarmış bu duygu. İşte o büyülü anlarda kanatları tutmaz, bilinci işlemez olur, mutluluktan düşmekte olduğunun farkına varmazmış. Artık sanki bir kuş değilmiş gibi; soğuk, duygusuz bir kaya parçasıymış gibi sımsıkı, der top olur, kozalağından fırlamış bir tohum gibi yeryüzüne doğru döne döne düşer, düşer, düşermiş. Güneş, çok değil, birazcık daha geç doğsa, ilk ışıklar yüzüne birkaç saniye daha geç vursa, belki de hiç uyanamayacak, ertesi günü belki de hiç göremeyecekmiş…’


Artık masallar, fıkralar, anekdotlar havalarda uçuşuyor, yazdıkça yazıyordum. Bu imzasız mektupları ne mi yapıyordum? Kimi zaman komşularımın kapılarının altından atıyor, kimi zaman tanımadığım insanların adreslerine postalıyordum. Bir tanesinden beş yüz tane çoğaltıp şehir meydanında dağıttım. Bir başkasını takma bir isimle belli başlı devlet büyüklerine ve köşe yazarlarına gönderdim. Uçak yapıp okul bahçelerine uçurduğum, şişeye koyup denize fırlattığım mektuplar da oldu. Kadınların, çocukların, mahkûmların, üçbacaklıların, genel müdürlerin ağzından yazdım. Kimsesizlere gurbetteki çocuklarından, huzurevi sakinlerine torunlarından mektuplar gönderdim. Olmadı. Boşuna uğraşıyordum. Sonuç üç aşağı beş yukarı aynıydı. İnsan insanı anlamıyordu. Anlasa bile tepki vermiyordu. Kimi zaman anlamışçasına tepkiler verse de ne anladığı belli değildi. Farklı şeyleri anlayan insanlar pekâlâ aynı tepkileri verebilirdi. Velhasıl insanın insanı lafla, sözle anlaması zor işti.
                                                                                           
Bir suç işleyip eski arkadaşlarımın yanına dönmeyi de düşündüm. Ne var ki, bu iş pek akıl kârı sayılmazdı. Orada ağaç yoktu. Başkaları gibi hayali ağaçları sulamaya dayanamazdım. Daha kötüsü, dönüşüm beni buraya gönderenlerin üzerinde bir yıkım etkisi yaratacaktı. Tutundukları tek dal da kopmuş olacaktı. Yapamazdım. Bu fikri aklımdan çıkardım.

Bir ara bir söylenti yayıldı. Gerekli koşulları sağlayan, gönüllü gençleri gizli bir yoldan dışarı kaçıracaklardı. Sahte kimlikler, pasaportlar, gizli tüneller, artık ne arasanız vardı planda. İşte, dışarıya bizden haber götürsünler, halimizi anlatsınlar, yardım getirsinler vs. diye. Kabul ediyorum, fazla genç sayılmazdım. Ama tüm şartları sağlıyordum. Üstelik iç hapishaneler hakkında da bilgi sahibiydim. Yine de, tahmin edeceğiniz gibi oralı olmadım. Tek yaptığım, (biraz daha)  dışarıda geçirdiğim dört buçuk yıl boyunca biriktirebildiğim tüm parayı bu projeye bağışlamak oldu. Bu para bir zamanlar benim için toplanandan daha fazlaydı. Böylece içerideki arkadaşlarıma karşı olan vicdani borcumu da bir ölçüde ödemiş olacaktım. Özgürlüğe göndermiş oldukları yolcu ilk istasyonda inip pes etmişti. Ne ki, rüzgârları başka yolcuların yelkenlerini dolduracaktı. Aslında bu gönüllülere ne olacağını üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyordum. Onlara acıyordum. Oraya ulaşmayı başarsalar bile, vardıklarının haftasına buradan pek de farklı bir yerde olmadıklarını anlayacaklardı. Hayatlarının geri kalanı boyunca bu ağırlığın altında ezileceklerdi. İntihar bile edebilirlerdi. Büyük bir olasılıkla haber bile alamayacaktık onlardan.

Öyle de oldu: Hiçbir haber gelmedi bu gençlerden…

Neyse, başınızı fazla ağrıttım dostlar. İnsanlar böyledir, dertleri bitmez. Yarın Şairler Parkı’nda olacağım, oradaki dostlara selamınızı iletirim. Haftaya mutlaka uğrarım. Sağlıcakla kalın.


16 Ekim 2011 Pazar

Bu İstasyonda İniyorum

Mesela bugün, hiç bilmediğim, daha önce hiç inmediğim bir istasyonda insem. Hapishanenin yanı başındaki istasyonda... Herkesin gözleri üzerimde olsa. Daha gördükleri anda âşık olsalar bana. Makasçı, biletçi, su satan çocuk, simitçi genç, ayakkabı boyacısı... Hastaneye sevk edilen mahkûmların gözleri üzerimde gezinirken öylesine dolaşsam istasyonda. Fonda piyano; hafif, insana umut aşılayan, sakin bir ezgi... Bir şubat öğleden sonrası olsa, tatlı bir kış güneşi vursa yüzüme. İstasyon müdürü odasından çıkıp yanıma gelse. “Nasıl yardımcı olabilirim?” dese. Ben ilgilenmesem onunla, tüm sevgimi simitçi gence, ya da ne bileyim, daha az ilgi çekecek birine, örnekse ayakkabı boyacısına yöneltsem. Âdetimmişçesine çizmelerimi boyatmaya kalksam. Adam heyecandan ne yapacağını şaşırsa, eli ayağı birbirine dolansa.

Ya da, tersine, ilgilenmese benimle. Evet, böylesi daha çok hoşuma giderdi, trende içime düşen sırnaşık tiplerin tersine, beni terslese. Ayakkabılarımı boyamayı reddetse. Beni üzmekten çekinmese. Takımlarını alıp, kendince bir sebeple (beni ölen karısına, terk eden nişanlısına, ya da kavgalı olduğu kız kardeşine benzetmiş olsa...) çekip gitse. Mesaisini gün ortasında tatil etse. Ben de arkasından bakakalsam... Müzikte bir hareketlenme, karamsar bir akor belki...

Hiç çekilmemiş bir filmde yaşıyorum ben. Bana Sızy diyorlar. Ama ismim Sızy değil. Vaktimin dörtte üçünü pusetli vagonlarda geçirdiğime bakmayın, trenle yolculuk etmeyi sevmem aslında. Yolculuklardan sonra yorgun olurum. Sekiz kişi bir kompartımana doluşmak, hiç tanımadığınız, muhtemelen hayatınız boyunca bir daha hiç görmeyeceğiniz beyefendilerle sohbet etmek, nezaket sınırları dışına taşmadan bir mesafeyi korumak, kırıcı olmadan ikramları, teklifleri geri çevirmek zorunda olmak kolay değildir, yorar insanı.

Aynı anda birden fazla insanın ilgisini çekmek hoşuma gidiyor. İki, üç ya da beş erkeğin birden bana âşık olması beni rahatsız etmiyor. Çoğu zaman kendimi erkeklerin kalbini kazanmak için küçük numaralar yaparken yakalıyorum. Onlara yıllardır hayal ettikleri, ama hiçbir zaman gerçekleşmeyeceklerinden korktukları büyülü dakikaları hediye ediyor, onları yepyeni hayallere sürüklüyorum. Yanlış anlamayın sakın, utangaç bir bakış ya da dilimin dolaştığı bir çift sözle sadece. Onlara bir gün bir kadının onlardan hoşlanabileceğini, böyle bir ihtimalin hâlâ var olduğunu hatırlatıyorum. Onlar da bu ihtimale delicesine sarılıyorlar. Adeta kör oluyorlar. İnanmak, ne olursa olsun inanmak istiyorlar.

Sevilmeyi seviyorum.

Kim sevmez ki? Yemek, içmek, gezmek, yeni yerler, yeni insanlar görmek, kabul ediyorum, güzel şeyler. Para, güç, itibar, makam, şöhret... Burada piyanoya orkestra eşlik ediyor, gergin bir hava var. İnsanlar, hayatlarının nihai amaçlarını genelde bu kavramlarla tanımlamaya çalışıyorlar. Bana saçma geliyor. Bence insan eninde sonunda sevilmek ister. Diğer her şey, ancak bu amaca ulaşmak için faydalanılabilecek araçlar olabilir.

İnsanlar bana âşık olsunlar, onların rüyalarını süsleyeyim, geceleri yataklarında bana sarıldıklarını hayal ederek yastıklarına sarılsınlar istiyorum. Belki de kimsenin kalbini kırmak istememem bu yüzden. Bire bir kaldığımda, hele hele başka kimsenin göremeyeceğinden emin olduğumda, öyle tatlılıklar, öyle şirinlikler yapıyorum ki bir şekilde, önünde sonunda, gönüllerine düşüyorum. Beni akıllarından çıkaramıyorlar.

Sonradan (ne kadar mümkünse artık) çok iyi arkadaş olduğum bir âşığım bana, benim hayatında gördüğü en acımasız insan olduğumu söylemişti. Ancak başkalarına acı vermekten zevk alan biri insanlara benim gibi davranabilirmiş. Davullar ön planda artık, bir fırtına kopmak üzere... Beni anlamıyorlar. Sanki, aynı güç ellerinde olsa, kendilerini durdurabilirler, karşı cinsten birinin onlara âşık olmasına bilerek, isteyerek engel olabilirlermiş gibi, bana kızıyorlar. Madem öyle; neden yeni elbiseler, ayakkabılar alıyorlar, ayna karşısında saatlerini harcıyorlar, saçlarını tarıyorlar, makyaj ya da pedikür yapıyorlar? İnsanlar modayı niçin takip ederler, gündelik yaşamlarının neredeyse üçte birini neden başkalarına temiz, güzel, çekici görünmek uğruna harcarlar? Hem de, yaptıkları onca şeyin cazibelerine pek bir şey katmadığını aslında çok iyi bilmelerine rağmen. Bir ojenin rengi ya da bir pantolonun modeli ne kadar önemli olabilir ki? Neden evli kadınlar güzelliklerine, yaşlı beyefendiler pantolonlarının ütüsüne, gençler ayakkabılarının markasına bu kadar önem verirler? Hoşa gitmek, beğenilmek, sevilmek uğruna değilse neden? Evli, çocuklu bir adam, neden her gün duş alır; dökülen saçlarına, aslında çok da değiştiremeyeceği son şeklini verebilmek uğruna neden her sabah berbere gider? Tabii ki de beğenilmek, hoşa gitmek uğruna! Aşk nedir peki? Hoşa gitme duygusunun ulaşabileceği son mertebe değil mi? Bir çeşit onsuz yapamama, imkânsızı isteme, daha elde edemeden kaybetmekten korkma duygusu değil mi? Ben de âşık oldum, halden anlarım. Ne ki, siz de beni anlayın, bu insanın durdurabileceği bir şey değil. Zalim deyin, sadist deyin, ne derseniz deyin! Erkekler bana âşık olsun istiyorum.

Bir fikir, bir koku, bir şarkı, bir fısıltıyım ben. İlk baştaki hafif, umut aşılayan melodi, ancak biraz daha tempolu şimdi, kıpır kıpır. Kadın bile değilim belki de. Aşkım ben! Saf aşkım damarlarınızda akan. Bir şiirim, sevgilinin dudaklarından dökülen, bir sabahım, kuşların türküsüne uyanan. (Küçükken aynanın karşısına geçer, gözlerimi gözlerime diker, “aşkım ben, ben aşkım!” diye kendi kendime saatlerce konuşurdum. Bir keresinde annem beni bu halde yakalamış. On beş dakika, “bu kız ne yapıyor” diye, gizlice beni izlemiş. Sonra temiz bir sopa çekip, odunluğa kilitlemişti. “Aşkmış han’fendi! Saf aşkmış! Gösteririm ben sana saf aşkı!” diye söylene söylene gitmiş, akşama kadar gelmemişti.) Evet, aşkım ben, tatlı bir rüzgârım yüzünüze esen.

Ne kadar tanıyorsunuz ki bizi? İlgilendirmiyoruz sizi. Ağaçsınız siz! Bizler geçiciyiz, sizler kalıcı. İnsanlar evler, sokaklar, köprüler yaparlar. Sonunda hepsi yıkılır, siz ağaçlar dimdik ayakta kalırsınız. Yeter ki, unutturun kendinizi. Bir çınar bin yıl yaşar. İnsanlar beylikler, devletler, imparatorluklar kurarlar. Hepsi yıkılır, siz ayakta kalırsınız. Şiirler, şarkılar, destanlar yazarlar. Çoğu unutulur, çok azı sizin kadar yaşar. Bir sedire ilişmezseniz iki bin yıl devrilmezmiş. Delinin biri dibinize işemiş, benim gibi bir kuş konmuş üzerinize, bir böcek yuva yapmış kovuğunuza, kime ne? Şefkatle güler geçersiniz! Tabii kesmezlerse sizi; kereste, yakacak odun yapmazlarsa sizden. Kâğıt yapıp, üzerinize böyle ipe sapa gelmez şeyler yazmazlarsa...

Yeni görevim belli oldu: O ayakkabı boyacısını pişman edeceğim. Çok kızdım şimdi. Karşısında kim olduğunu bilmiyor o! Ne demek yahu? O kadar kolay mı seninle aşık atmak be Sızy? Topla kendini hadi. Önce o yüzbaşıyı bul. Gerekirse tüm koğuşları gezsin, bulsun o herifi. Bilgi getirsin sana. Kimin nesiymiş, ne yer, ne içermiş öğrensin. Benim bildiğim Sızy, bittiği yerde başlar! Süründüreceksin onu. İnim inim inleteceksin. Kalk haydi, toparlan, bu istasyonda iniyorsun!

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Ve bir de tabii ki Sızy...

Ben Sermet. Yüzbaşıyım. Görünmez olmayı öğrendiğimde üç aylık bile değildim. Dünyanın en zor mesleği benimkidir. Sadece mahkûmlara gösteririm yüzümü. Yalnız kalmasınlar, korkmasınlar, tutunacak bir dalları olsun diye ilgilenirim onlarla.

Herkes kendince bir boşlukta süzülür. Dedem şöyle derdi: “Evlat, boşluk öylesine boştur ki insan düştüğünü bile anlamaz. Işık, karanlığa düşene, bir dal olur tutunacak. Ki insan ışıktır oğlum, ışıktır insan.” Boş şeyler gevelemeye bayılır, sözlerini bitirdikten sonra gözlerini iyice kısıp, anlayıp anlamadığımı kontrol etmek için gözlerime dikerdi. Böyle anlarda yer yarılsın içine gireyim, görünmez olayım isterdim. Korkudan değil, anlamadığımdan hiç değil (anlamayacak bir şey olmazdı zaten), adamdaki sığlığı görüp insanlığımdan utandığımdan.

Aslında görevim koğuşlarda mutluluk dağıtmak. “Görünmez olmayı öğrendim” dediğime bakmayın. İnsanlar rahatlıkla görebilirler beni. Sonuçta altı ayağım, sertçe de bir kabuğum var. Ufak tefek olabilirim, kabul ediyorum. Ne ki, hızlı hareket ettiğim için, dikkatli gözler beni rahatlıkla fark eder.

Neredeyse tüm koğuşlarda bir lojmanım var. Yemeğe fazla para vermem. Hata bulmayı iyi beceririm. Hemen her şeyde her zaman eksik olan bir şeyler vardır. Dünya, duvara eğri asılmış bir tablodur. Acilen düzeltilmesi gerekir. Yoksa insanlar rahatsız olur. Ben olmam. Sadece işime bakarım. Bizim görevimiz bu tablonun, hak ettiği gibi, düzgün bir şekilde sergilenmesini sağlamaktır. Sonuçta bunun için eğitilmedik mi? Emir vermek nefes almak gibidir bizim için. Emir almak da bir şeref... Neyse, bizim işimiz biraz da gönül işi. Anlatmakla anlaşılacak bir şey değil.

Bazen sıkılıyorum. Aynı suratlar, aynı hüzün, aynı karanlık... Hiçbirinde en ufak bir isyan belirtisi bile yok. Şaşırıyorum. Ne kadar kolaydır oysa bizden kurtulmak. “Yeter ulan!” demek. Eskiden mahkûmlar koğuşlarda toplu halde kalırlardı. O zamanlar da korkarlardı kazan kaldırmaya. Yönetimi geçtim, bize bile. Ben de mahkûmdum o zamanlar. Bir nevi tezkere bıraktık yani.

İki kişiydik: Talat’la ben. Koğuş bizden sorulurdu. Belirli bir ücreti vardı koğuşta kalmanın. Adam katil de olsa, karşısına dikilir, her ay çatır çatır alırdık parasını. Bizim işte acırsan acınacak hale düşersin. Korkmak yoktur. Anında bitirirler adamın işini. Üç kişi bir araya gelip bir şey konuşamazlardı koğuşta. Böyle bir şey gördük mü, ortamı tekme tokat dağıtırdık; “Ne ulan çakallar, tezgâh mı var?” diye adamları konuştuklarına konuşacaklarına pişman ederdik. Öyle, bize sormadan ulu orta toplanmak, haberimiz olmadan kelam etmek kolay işler değildi. Her yerde kulağımız vardı. Olmak da zorundaydı.

O zamanlar her koğuşta mutlaka iki üç gariban bulunurdu. Bırakın aylıklarını denkleştirmeyi, çaya, çorbaya verecek tek kuruşları bile olmazdı. Bir “gel beraber olsun” uğruna, kırk “afiyet olsun” derler, nafile, aç yatar aç kalkarlardı. Onlardan para almazdık. Elimiz, ayağımızdı onlar. Ayakçılarımızdılar. Temizlik yaparlar, muhbirlik ederler, tahsilattan adam şişlemeye her türlü pis işimizi görürlerdi. Allah kimseyi düşürmesin. İçerisi zordur. Alışamazsın kolay kolay.

Alıştın mı da, benim gibi, bırakamazsın! “Çık git” derler, gidemezsin. Dışarıda yapamazsın. Çünkü orada bir hiçsindir. Talat gidebildi mesela. Adam çekti gitti. Şimdi yazarlık yapıyormuş sözüm ona. Onun yazdığı şeyden ne medet umulursa artık! Onun gibi ciğersizin teki olmadığım için kopamadım buralardan. Kopamayınca kopamazsın. Öyle olunca, sinek gibi vızıldar durursun parmaklıkların etrafında. Adın çıkar, Yüzbaşı Sermet’e. Milletin eğlencesi olursun. Makaradan esas duruşa geçerler karşında. Bir bakmışsın, eskiden azap olduğun adamlara, umut saçar, mutluluk dağıtır olmuşsun. Evet, eski zamanlar güzeldi. Tek bir koğuşta kalırdık. Baş düşmanınla dört duvar arasına kapatılmış bile olsan güzeldi. Adamın birinin gece gelip seni yastıkla boğacağını bilsen bile güzeldi. Konuşan, nefes alan, çayını hüpürdeten, aksıran, osuran, ayakları kokan birilerinin yakınında olabilmek güzeldi. Şimdikilere acıyorum. Biraz da bu sebeple bırakamıyorum bu zavallıları kendi hallerine.

Ve bir de tabii ki Sızy. Aslında adı Nimet. Ama ben ona Sızy diyorum. Kızıl saçlı, yeşil gözlü, çilli ve ince belli olduğu için değil; Tommiks’in hayatının aşkı, albayın çilli kızı Suzy’ye benzediği için de değil: Yüreğimi sızlattığı için.

Bugün trenle gelecek. Dün gelmediğine göre, bu öğleden sonra mutlaka gelecek. Geçen haftadan beri bekliyorum. Aklımdan bir türlü çıkmıyor. Ben, koskoca deli Sami, namı diğer Sermet Yüzbaşı, tanıyamıyorum artık kendimi. Yaz bunları Talat! Bunları hep yaz! Ne hallere düşürdü bu kız beni, yaz! Nereden bindim o gün, o trene? Nereden girdim o kompartımana? Nereden oturdum o büyülü gözlerin (hem de tam) karşısına? Anlatmaya utandığımı, işin aslı, gizliden gizliye mazoşist bir zevk aldığımı da yaz. Gerçi, Talat, sen yazma. Sen yazarsan, beni bir böcek gibi yazarsın. Kıskanç herif!

Varayım da, dördüncü koğuşta biraz dans edeyim bari. O koğuş bizim delinin koğuşu. Ağaçları suluyorum diye, oraya buraya işeyip duruyor. Allah vere de kafamıza da çövdürmese. Hoş, çövdürse ne olur ki? Bu yaştan sonra boğulacak değiliz ya! Koğuşlarda eğlence çıkmış olur. Ne olsa, akı karası fark etmez, koğuşta haber tez yayılır. Bilenler bilir: İnsan mutlu olunca dans etmez, dans edince mutlu olur.

6 Mayıs 2011 Cuma

Ağaçlarla Konuşmak Lazım

Boş bir oda. Karanlık. Yerde oturuyor olmalıyım. Bugün hiçbir şey yemedim. Dün yedim mi? Bir pencere vardı bir aralar. Yan odaya, o odadan da aynı hizadaki pencereler vasıtasıyla, diğer odalara açılan. Pencerelerin başı pek boş olmadığından içeriye öyle uzun boylu bir ışık sızmazdı. Yine de ışık ışıktır. Söndü mü, nasıl bir şey olduğunu bile hatırlamak zor.

Cebimde bir fenerim var. Pili falan dolu; yaksam yanacak yani. Bilerek bekliyorum. Gardiyancıklar gibi gücümü, yetkilerimi her fırsatta insanların gözüne sokacak kadar zavallı bir insan değilim. Sorumluluklarımın bilincindeyim. Karanlıkta yürümek, arada bir duvara toslamak, odayı anlamak, sınırlarını sindirmek... Bunlar keyifli şeyler.

En azından benim keyif alabildiğim şeyler şimdilik sadece bunlar!

Az sonra benim tren gelir. Bugün de binmeyi düşünmüyorum. Daha önce bindim de ne oldu? Hep aynı kişiler, aynı manzara, bildik konular, aynı sohbetler. Oturacağım koltuk, döşemesindeki yırtığın büyüklüğü bile değişmez. Kalabalık olur hem şimdi. Yok, bugün çekemeyeceğim. İstasyonda yolcuları beklemek daha keyifli. Odam sessiz, karanlık huzur verici. Hem oturuyorum da. Bozmamalı.Yarın bakarız. Olmadı bir mektup yazarım. Pencereden yan odaya atarım. Adam okur, işine gelirse o da yanındaki odaya gönderir. Varacağı varsa varır varması gereken yere. Adam gibi yazmak lazım tabii. Mektubun kendini okutması lazım.

Bazen sakin sakin oturup diktiğim ağaçları sulasam diyorum. Ağaçları sulamak... Saçma biliyorum: Çiçek değil ya bunlar. Burada mantıklı olan ne var ki? Bu odaya hiç yağmur yağmıyor. Tavanları da sağlamdır. Üst kat çatı olsaydı bilirdim. İnsan yağmurun sesini tanır. Tanır, değil mi? İçtiğim suyun bir kısmını ağaçlarıma ayırırdım eskiden. Şimdi bunu da yapmıyorum. Nasıl osa aldığım her sıvı bir şekilde vücudumu terk edip gidiyor. Ben de, odamı gelişigüzel sulamaktansa ağaç köklerini kutsamayı tercih ediyorum. Çünkü onlar büyüyecekler. Hiçbir duvar ağaç köklerinin karşı konulmaz gücüne dayanamaz. Bazı şeyler zaman meselesi...

Tek korkum Sermet Yüzbaşı’ya yakalanmak. Kerkenez, kurmaylık sınavını kazanamamış ama yüz metreden çiş sesine uyanıyor. Sıcaklığından mı, şırıltısından mı, yoksa o kendine has kokusundan mı artık, ne zaman ağaçları sulama vaziyeti alsam, Sermet Yüzbaşı karşımda! Öylece, bir bana, bir size, bir de suç aletine bakıyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Bir gün yakacağım fenerimi, kör olacak, elimde kalacak... Uğraş dur sonra. Biraz da bu yüzden bekliyorum trenin gelmesini. Kerkenezin dikkati gürültüden birazcık olsun dağılır belki. Aslında kötü bir adam değil. Sıradan bir subay işte. Diğerlerinden olduğu gibi ondan da tek beklenen tutuklularda eksik, gedik, hatalı bir şeyler bulup, uyarılarda bulunması. Hiçbir şey bulamasa bile biraz söylenmesi, bir şeyler uydurup kızması... Zor değil: İlkokul çocukları bile rahatlıkla kalkabilir böyle bir yükün altından.

Geçenlerde bir mektup geldi. Birkaç satır okudum. Dayanadamadım. Yırttım attım. Kim bilir kime yazılmıştı, önemli miydi, yazan kime gönderdiğini biliyor muydu? Karanlık yoruyor bazen. Uyumam lazım bugünlerde. Bir penceresi vardı buranın. Neredeydi acaba? Duvara ulaşabisem ona da razıyım. Tren de geliyor ama bugün binmem herhalde. Yarın erken kalkmalıyım. Dur bir kahkaha atayım. Bilenler bilir: Mutlu olunca gülünmez, gülünce mutlu olunur.

En sonunda tren gelecek. İçinden ince belli, balon etekli, kızıl saçlı, çilli mi çilli, yeşil gözleri çekici olduğu kadar şeytani, insanın içini ürperten bir kovboy filmi güzeli inecek. Sermet Yüzbaşı’yla ilgilenmeyecek bile. Yanından geçip gidecek. Rüstem (yan odada kalırdı eskiden) boya takımlarını bana emanet etmiş olacak; beş dakikalığına mesela... Kadının ayakkabıları çamur içinde olacak. Valizlerini bir arabaya yükletecek. Saatine bakacak. İstasyonda boş boş gezinmeye başlayacak. Bir ara gözleri Rüstem’in boya takımlarına takılacak. O sırada ben, takımların hemen yanıbaşında, soğuğun da etkisiyle, biraz daha sıklaşan aralıklarla gerçekleştirmeye başladığım, sizleri sulama ritüeliyle meşgul olacağım. Doğal olarak utanacağım. Odanın karanlıklarına doğru kaçacağım. Üstüm, başım, etraf ıslanmış olacak; ki bu da benim hiç sevmediğim bir şey. Çok kızacağım. Boyamayacağım kadının ayakkabılarını!

Yalvaracak ama boyamayacağım.

28 Şubat 2010 Pazar

Aynalar

Aynalar yürüyor sokaklarda,
Duyduklarını tekrarlayanlar.
Gözlerinin içine bakmaya,
Kimse cesaret edemiyor.
Güneş vuruyor yüzlerine,
Sadece onlar mutlu oluyor,
İzleyenlere ise,
Yanık yüzleri dışında,
Hiçbir şey kalmıyor.
Bahar ve gökyüzü tohumlarını kusuyor,
Bütün bu olanlardan sıkılmış gibi.

12 Nisan 00

13 Şubat 2010 Cumartesi

Fıstıkları Soymaya Devam

Kim olduğunu,
Ne olduğunu bilmeden,
Sokaklarda dolaşan binlercesi gibi,
Dolaştım dün gece sokaklarda,
Kim olduğumu,
Ne olduğumu bilmeden.

Seni düşündüm ve
Şaşırdım bu mucizeye,
Kimin yarattığını,
Neden yarattığını bilmeden,
Kimin yarattığını,
Neden yarattığını bilmeyen,
Binlercesi gibi,
Hayret ettim şu aleme.

Karşı çıksam dedim,
Önüme gelen herşeye,
İyiye, doğruya,
Sadakat ve güzelliğe,
Banka hesaplarına atılan,
Fıstıkları soyarak yaşayan,
Pisliklerden kurulu bu insanat bahçesine.

Ne yorgunum, ne korkak!
İsterlerse kafamı ezeceklerini de,
Biliyorum adım gibi.
Olsun, en azından,
Ben de tabanlarını pisleteceğim,
Diyorum.
Bazen tabii...

Bazen de,
Yeter diyorum,
Bu kadar aç insan varken,
Bırak bu entel geyiklerini.
Daha fazla üzme kendini,
Sus artık,
Kaçırma insanların keyfini!

16 Ağustos 02

9 Şubat 2010 Salı

Kız Kulesinde Kış Güneşi - Son

Gölgelerle anlaşmış,
Süzülmüş yavaş yavaş,
Tutunmuş bir rüzgâra,
Kış günü açmış güneş.

Mavi ipekten kumaş,
Alev alev buruşmuş,
Sarmış Kız Kulesi’ni,
Gümüş rengi bir telaş.

Işıklı bir sırmış kış,
Sulara fısıldanmış,
Dalgaların alnına,
Nakış nakış yazılmış.

Tekneler bir şiirmiş,
İnci gibi dizilmiş,
İstanbul’da o sabah,
Kuşlar bile şairmiş…

Ocak, 2010.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Kız Kulesinde Kış Güneşi - 3

Gölgelerle anlaşmış,
Süzülmüş yavaş yavaş,
Tutunmuş bir rüzgâra,
Kış günü açmış güneş.

Mavi ipekten kumaş,
Alev alev buruşmuş,
Sarmış Kız Kulesi’ni,
Gümüş rengi bir telaş.

Işıklı bir sırmış kış,
Sulara fısıldanmış,
Dalgaların alnına,
Nakış nakış yazılmış.

22 Ocak 2010 Cuma

Kız Kulesinde Kış Güneşi - 2

Gölgelerle anlaşmış,
Süzülmüş yavaş yavaş,
Tutunmuş bir rüzgâra,
Kış günü açmış güneş.

Mavi ipekten kumaş,
Alev alev buruşmuş,
Sarmış Kız Kulesi’ni,
Gümüş rengi bir telaş.

19 Ocak 2010 Salı

Kız Kulesinde Kış Güneşi

Gölgelerle anlaşmış,
Süzülmüş yavaş yavaş,
Tutunmuş bir rüzgâra,
Kış günü açmış güneş.